Sol yanım

Bahçede kalırken akşamları esen poyraz tenimi serinletirken içimde biraz olsun rahatlama hissetmeye başlıyorum. Ama hemen sol yanımı tarifi çok zor, derin bir sızı sarıyor, çünkü sol yanım yok olmuş, kalbimi de sökmüşler. Geceleri rüyalarımı hep seninle süslüyorum, öpüyorum, sarılıyorum ama yine de rüyamda bile hüngür hüngür ağlamaktan kendimi alamıyorum. Gül kokulum, beni hissediyor musun acaba?

Bazen uyanırken de ağladığımı fark ettiğim de uyuyormuş gibi yapıyorum, baban anlamasın diye. Baban da anlatmıyor gördüğü rüyaları. İkimiz de rüya olduğunu biliyoruz. Yine de içinde sen olan rüyalar bitmesin istiyoruz da, bitiyor sonunda. Hayat, kendi rolümüzü oynadığımız bir tiyatro sahnesi değil mi? Uyanınca içimdeki bitmeyen sızıyla yine tebessüm ediyorum. Xxx hanım diyor ki: “Sizi çok iyi görüyorum, iyi toparlandınız.” Cevap verme ihtiyacı duymuyorum artık. İnsanların yorumlarından, bitmeyen teşhis ve tedavi önerilerinden yoruldum. YYY de rüyalarımı soruyor. Anlatacak gücüm var mı? Ayrıca onları niye ilgilendiriyor bu özel şeyler? Bazı insanların her şeyi bildiklerini sanmasından da yoruldum. Ama acıyla nefes almaya çalışıyoruz.

Cehalet, çok bildiğini sanmaktır aynı zamanda. Bir şeyi unutmamak gerekiyor: “Yere düşenler kendilerine geldiklerinde, artık bambaşka bir insan olurlar.” 2018 yılının Aralık ayının 26’sı, evlilik yıl dönümümüz. Ankara’da Profesör Dr. Nuri hocanın kendi davetiyle odasındayız. Bize oturmamızı işaret ettikten sonra eşime dönerek: “Bakın, eşiniz hanımefendi anlamak istemiyor ya da kabullenmiyor, farkındayım çok seviyor ama sizin oğlunuz için yapabileceğimiz herhangi bir şey kalmadı. Bunu söylediğim için üzgünüm, sizi neden Ankara’ya gönderdiklerini de anlamış değilim. Şimdi radyasyon onkolojisine göndereceğim. Kemoterapi veremiyoruz, vücudu kaldırmaz.” Boş boş bakıyorum Profesörün yüzüne. Kontrol edemediğim gözyaşlarım yanaklarımı son dört yıldan beri yaptığı gibi o anda da yine ıslatıyor: “Bir yolu olmalı, benim akciğerimi oğluma nakledin lütfen Doktor bey.” Doktor: “Beyefendi söylüyorum size, eşiniz normal değil. Akciğeri nasıl nakledeceğiz, mümkün mü?..” Sanki söylediklerini duymuyorum ya da duymak istemediğim için duymuyorum. Yeniden doktora dönerek: “Lüttfen oğlumu kurtarın, yaşaması gerekiyor. Ders çalışmaktan birçok şeye fırsatı olmadı, bir sevgilisi bile yoktu. Bu haksızlığı nasıl kabul edebilirim? Günah işleyecek vakti dahi olmadı, oğlum çok masum, lütfen kurtarın.” Sanırım Doktor da beni duymuyordu, belki de bana cevap vermenin anlamsız olabileceğini düşündü.

Eşimin elimden tutup odadan çıkarmak için beni çekiştirdiğini fark ettiğimde: “Bize bugün hediye gibi bu kötü haberi layık görmeyin, lütfen oğlumu kurtarın, biz ilik nakli için geldiğimizi sanıyorduk.” derken, çaresizce Doktorun odasından çıkmış, ağrılar içinde kıvranan oğlumun sırt ağrısını gidermek için gece yarısı saatin üçünde sırtını ağrı kesici kremlerle ovalarken buldum kendimi. Nasıl olmuştu da zaman, garip bir döngüye dönüşmüştü? Oğlum: “Anne, uykusuz da kaldın, yorulduysan sen uyu.” “Olur mu hiç oğlum, ben yorulmadım ama bu ovmalarım senin ağrını biraz azalttı mı?”, “İyi geliyor, ama ağrım da sürekli artıyor sanırım.”, “Hemen hastaneye gidelim, ağrı kesici yaptıralım…”

Sabaha karşı saat beş. Biz hala acilin sedyesinde ağrılar içinde kıvranan oğlumun iyileşeceğini ya da ağrılarının azalacağını bekliyoruz, bekliyoruz. Sabah saat yedi olduğunda onkoloji servisine gidiyoruz. Ama bizi yatırmak istemiyorlar. Radyasyon Onkolojisinde de sadece sekiz on saat kalabiliyoruz. Çünkü artık…

Yoğun bakım bizi bekliyor.

Aralık ve Ocak aylarını artık hiç sevmiyorum.

Sizin sol yanınız duruyor mu?…

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu
error: İçerik korunmaktadır !!